Tarih

Tarih, araştırma alanı olarak, insan kayıtlarına, yazılı ya da sözlü kaynaklara dayanır. Tarihi bilgi, geçmişteki olaylara ilişkin bilinenlerin, tarihe ilişkin güncel düşünce çerçevesiyle yorumlanmasıyla oluşur.Tarih sebep-sonuç ilişkisi içerir.

Tarih kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie). İyonya lehçesinde bildirme, haber alma yoluyla bilgi edinme anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hatta giderek doğa bilgisini kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Tarih biliminin geçmişi
Tarih biliminin ilk yazılı kaynakları Sümerler daha sonra Mısır, Hitit, Çin ve Hint uygarlıklarındaki dini içerikli de olsa bir takım bilgilere sahip olan belgelerdir. Tarih yönteminin geliÅŸmesine, eski Yunan uygarlığı’nda yaÅŸayan Heredot ve Thukydides büyük katkılar yapmışlar. Bu anlayış Büyük Roma İmparatorluÄŸu döneminde Polybos tarafından devam ettirilmiÅŸtir. Ayrıca Çin’de Pan ailesi (M.S. I. yy) ile Du’yun (732-812)’da tarih bilimine önemli katkılarda bulunmuÅŸlarıdr.

Avrupa’da Reform ve Rönesans ile birlikte filozofların bilimin yöntem, amaç ve kavramlar konusundaki fikirleri Tarih bilimini de etkilemiÅŸtir. Voltaire doÄŸa bilimlerinde olduÄŸu gibi tarih biliminde de yasaların olabileceÄŸini söyler.

Genel Tarih Konuları

Tarih Ders Çalışma ve Teknikleri
Tarih Bilimine GiriÅŸ
İlkçağ Uygarlıkları ve Anadolu
Orta Asya Türk Tarihi
Ortaçağ Avrupa Tarihi
Yeni çağ Avrupa Tarihi
Yakın çağ Avrupa Tarihi
Feodalite (Feodalizm )

1875-1878 Büyük Doğu Buhranında Rumeli ve Makedonya

Tarih yönünden uzak baÅŸlangıcı olsa bile, DoÄŸu Buhranı, Avrupa devletleri ve Osmanlı Devleti arasında, Napoleon Bonaparte’ın 1798′de Mısır’a girmesiyle ve 1815′de Viyana Kongresi’nde adlandırıldıktan sonra, 1918′de Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile yerini Yakın DoÄŸu veya Uzak DoÄŸu Buhranı terimleriyle anlatılan sorunlara bırakarak, bir tarih terimi ve sorunu olarak varlığını devam ettirdi. Bu genel düşünce çerçevesinde DoÄŸu Sorunu adı altında tarihe mal edilmiÅŸ olan olaylar sırasıyla ÅŸunlardır: 1798′de Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a girmesi, 1821′de Yunan Ayaklanması, 1830′da Mısır Valisi Mehmet Ali PaÅŸa’nın Ayaklanması, 1853-1856 Kırım Savaşı, 1858 Cidde ve Suriye isyanları, 1857-1861 Eflâk ve BoÄŸdan isyanları, 1858-1870 Sırbistan olayları ve 1859-1869 SüveyÅŸ Kanalı Meselesidir. Bütün bu olaylar Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olarak baÅŸladıkları halde, 1856 Paris AntlaÅŸması’nı imzalamış olan Avrupa devletlerinin araya girmeleri ile birer devletlerarası sorun karakteri kazanmışlar ve ilgili bölgelerin özerklik haklarının geniÅŸletilmesi ile son bulmuÅŸlardı.

DoÄŸu Buhranı 1875′te yeni bir safhaya girdi. Maliyeyi düzenlemek amacıyla. 1875′te, Bâb-ı Âli a’ÅŸar vergisini dörtte bir arttırdı. Bu karar Hersek’te Sırp Ayaklanması’nın çıkmasına sebep oldu. Ayaklanma 13 Nisan 1875′te Hersek’in birkaç küçük köyünde baÅŸladı. Sırplar’in vergi toplayıcılarına saldırmaları Vilâyet garnizonlarının müdahalesine yol açtı. Ayaklanan Sırp köylülerinin çoÄŸu KaradaÄŸ’dan aldıkları silâh ve cephaneyle yolları kestiler, köprüleri ele geçirdiler. Ayaklanma kısa zamanda Bosna ve Hersek’in diÄŸer yerlerine de yayıldı. Böylece hem iç hem dış diplomatik bunalımı baÅŸlatan bu ayaklanma esasta 1878 yılına kadar sürecek olan “Büyük DoÄŸu Buhranı’nı baÅŸlattı.

Bosna ve Hersek Ayaklanması’nın baÅŸlamasından sonra Sadaret’e Mahmud Nedim PaÅŸa getirildi. Yeni idareciler grubu istenilen ıslâhatları destekliyor, yalnızca siyasî dengeyi kendi lehine çevirmek istiyordu. Göreve gelir gelmez yeni Hükümet valilerin vilâyetlerdeki yönetimleriyle ilgili deÄŸiÅŸmeler yaptı. Bir süre sonra, aÅŸara eklenen ek vergiyi kaldırdı, çok sayıda çiftçinin ödenmemiÅŸ borçlarının bir kısmını affetti. Bundan baÅŸka 20 Ekim 1875′te getirilen İrade ve 12 Aralık 1875′te getirilen Fermanla vergi ve hukuk düzenlerinde Osmanlı Devleti’nde genel ve temelli ıslâhatların yapılacağına söz verdi. Bu çabalara raÄŸmen ayaklanma yine devam etti.

Bosna ve Hersek Ayaklanması, Osmanlı Devleti’ne karşı, Bulgar Ayaklanması’nı baÅŸlatmak için kurulan Bulgar ihtilâlci komitelerini teÅŸvik etti. Bu durumdan faydalanan Bulgarlar Nisan 1876 yılında Filibe ve Pazarcık yakınlarında Balkan DaÄŸları’nda bir ayaklanma hareketine girdiler. Bulgarlar, ayaklanma sırasında orada yaÅŸayan Türkler’e katliam ve soykırım yaptılar. Türkleri BulgarlaÅŸtırmaya ve HristiyanlaÅŸtırmaya çalıştılar.
Bosna ve Hersek’te emelleri olan Sırbistan, ayaklanan köylülere her çeÅŸit yardım yapmaktan baÅŸka, Rus desteÄŸini saÄŸlayarak KaradaÄŸ ile bir antlaÅŸma imzaladıktan sonra 1 Temmuz 1876′da Osmanlı Devleti’ne savaÅŸ ilân etti. Böylece Birinci Balkan Buhranı baÅŸlamış oldu.

Bosna ve Hersek Buhranı, Bulgar Ayaklanması ve Osmanlı-Sırp-KaradaÄŸ Savaşı, Avrupa devletlerine Osmanlı Devleti’nin iç iÅŸlerine karışma fırsatı verdi. Balkan Yarımadası’nda kendilerini en alâkalı gören Avusturya-Macaristan ve Rusya, aralarında bir ihtilâfın veya silâhlı çatışmanın çıkmaması için Osmanlı-Sırp-KaradaÄŸ Savaşı’nın baÅŸlamasından bir hafta sonra Balkan Bunalımı ile ilgili gereken önlemlerin alınması veya görüş birliÄŸine varılması ihtiyacını duydular. Kendi tepkilerini ifâde etmek ve amaçlarına ulaÅŸmak için Rus Çarı II. Aleksandr ve Avusturya-Macaristan Çarı Frans Joseph 8 Temmuz 1876′da Avusturya’nın Reichstat Kasabası’nda Reichstat AntlaÅŸması’nı imzaladılar.

Reichstat AntlaÅŸması, aslında, daha sonra, Osmanlı Devleti’nin Avrupa bölgelerinin Rusya ve Avusturya-Macaristan ve geri kalan bölgelerin ise İngiltere ve Fransa arasında paylaÅŸmasının temellerini atmış oldu. Böylece “Reichstat AntlaÅŸması’yla DoÄŸu Buhranı uluslararası diplomatik deÄŸer kazandı. Türk ordularının AÄŸustos 1876′da Aleksinats’da Sırpları felâkete uÄŸratmaları DoÄŸu Buhranı’na yeni boyutlar kazandırdı. Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne gönderdiÄŸi ültimatom Sırpları ezilmekten kurtardı. Sırp yenilgisini bahane ederek, fakat çoktandır Karadeniz’i bir Rus gölü haline getirmek, BoÄŸazları ve Balkan Yarımadası’nı kendi kontrolü altına almak ve DoÄŸu Akdeniz’e inmek hevesine kapılmış olan Rusya’nın, Balkan Yanmadası’nda bir müdahalede bulunma ve Osmanlı Devleti’ne karşı savaÅŸ açma ihtimali artmış oldu. Rusya’nın Balkan politikasının gerçek amacı Balkan Yarımadası’nda Türk ve Müslüman olmayan unsurların çıkarlarını korumak deÄŸildi. Onun esas amacı kendi istilâcı, ekonomik ve siyasî çıkarlarını korumaktı. Rus Çarlığı sözü edilen dönemde dünyaya hâkim olmak istiyordu.

DoÄŸu Buhranı’nın baÅŸlamasıyla Balkan devletçikleri Sırbistan, Yunanistan, KaradaÄŸ, 1878′den sonra Bulgaristan da Osmanlı Devleti’nden “kalacak olan” mirastan pay istiyorlardı: Sırbistan, Bosna, Güney Sırbistan ve Makedonya’yı; Bulgaristan-Makedonya, DoÄŸu ve Batı Trakya’yı; Yunanistan ise “Megali İdea” uÄŸrunda Tesalya, Epir, Makedonya, Girit, Batı Trakya, Selanik ve DoÄŸu Trakya’yı iÅŸgal edip İstanbul’a inmek istiyordu.

Türk-Sırp-KaradaÄŸ Savaşı durdurulduktan sonra, barışı hazırlamak için diplomatik çalışmalar baÅŸladı. İngiltere’nin önerisi üzerine 1856′da Paris Barışı’nı imzalamış olan devletlerin temsilcilerinin katılmasıyla İstanbul’da bir konferansın toplanması kabul edildi. Bu Konferans tarihte İstanbul veya Tersane Konferansı olarak bilinmektedir. 23 Aralık 1876′da Konterans’ta görüşülecek noktalar gündemi tartışılırken dışardan dehÅŸetli bir surette toplar atılmaya baÅŸladı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin DışiÅŸleri Bakanı Saffet PaÅŸa hitaben: “Efendiler… Devletimiz’de yürürlükte olması gerekli görünen Anayasa bütün Osmanlı uyruklarının kiÅŸisel hürriyetlerini garanti altına aldığından ötürü toplantımız gereksizdir” dedi.
Tersane Konferansı’nın baÅŸarısızlığından sonra, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri tarafından verilecek kararları reddetmesi, kendi “sessiz parçalanmasını” Berlin Kongresi’ne kadar ertelemiÅŸ oldu. Fakat Rusya ile savaşın kaçınılmaz olduÄŸunu da iyi biliyor ve bu savaşı karşılamaya hazırlanıyordu. Türk Ordusu savaÅŸ için çok iyi hazırlanmıştı. Türk kuvvetleri Silistre ve Rusçuk’u modern savunma hatlarıyla çevrelemiÅŸlerdi. Bunun dışında, Türk Ordusu oldukça güçlü bir donanmaya da sahipti. Tarihin kaydettiÄŸine göre Türk donanması İngiltere donanmasından sonra dünyada en güçlüydü ve Karadeniz’e tamamen hâkim durumdaydı. Bu denizi bir Türk Gölü’ne dönüştürmüştü. Türk Ordusu Rus-Sırp-KaradaÄŸ ve Romanya ordularına ve binlerce Bulgar ve baÅŸka Hristiyan çetecilerine karşı yürütülecek olan savaÅŸa iyi hazırlanmış ve en iyi silâhlarla donatılmış durumda giriyordu. Bu yüzden bütün dünyanın gözleri Türk Ordusu’na dikilmiÅŸti. Çünkü, onun, sözü edilen devletlerin ordularını ve özellikle Rus ordularını yenmesi, aslında Avrupa’da durumun deÄŸiÅŸmesine, saldırgan Panislavizm Hareketi’nin ve Ruslar’ın durdurulmasını etkileyecekti.

1876 Osmanlı Anayasası’nın ilânı Avrupa devletlerinden hiç birisinin iÅŸine gelmedi. Kendi devletlerinde bile henüz kurulmamış demokrasi rejiminin Osmanlı Devleti’nde yürürlüğe konulabileceÄŸine ihtimal vermeyen Avrupa devletleri 1876 Osmanlı Anayasası’na “çocuk oyuncağı” dediler. Avrupa devletleri 31 Mart 1877′de Londra’da imzaladıkları bir protokol ile Osmanlı Devleti’ndeki Hristiyanlar’in durumu, Avrupa barışının ve status quo’sunun korunması için uÄŸraÅŸmaya devam edeceklerini bildirdiler. Bâb-ı Âli’nin bu protokolü de iç iÅŸlerine karışma sayıp reddetmesi üzerine, Rusya hemen genel seferberlik ilân etti ve 24 Nisan 1877′de Osmanlı Devleti’ne karşı savaÅŸa baÅŸladı. Rusya’nın müttefikleri olarak Osmanlı Devleti’ne KaradaÄŸ 29 Nisan, Romanya 22 Mayıs, Sırbistan ise 14 Aralık 1877′de savaÅŸ ilân ettiler. Böylece Türk orduları Balkan Yarımadası’nda Rus, Romen, Sırp, KaradaÄŸ ve Bulgar gönüllülerine ve kuzeydoÄŸu Anadolu’da Kars, Ardahan, Beyazıt ve Batum taraflarında Rus ordularına ve Ermeniler’e karşı savaÅŸmak zorunda kaldılar.

Türk-Rus Savaşı’nın baÅŸlamasıyla, Avrupa devletleri tarafsızlıklarını ilân ettiler. Yalnız kalan ve dört devlete karşı iki büyük cephede savaÅŸan ÅŸanlı Türk Ordusu düşman ordularını birkaç defa yendi Devleti. Avrupa devletlerinin ikiyüzlülüğü ve bütün Slav ve Hristiyan dünyasının karşısında yalnız kalan Osmanlı devleti savaşı kaybetti ve Rusya ile 31 Ocak 1878′de Edirne AteÅŸkes ve 3 Mart 1878′de Ayastefanos (YeÅŸilköy) AntlaÅŸması’nı imzalamak zorunda kaldı. “Ayastefanos AntlaÅŸması ile Balkan Yarımadası’nın haritası istilâcı Rusya’nın siyasî emellerine göre çizildi”.

Çatalca’ya kadar ilerleyen Ruslar’ın İstanbul’a girme tehlikesi karşısında Avrupa devletleri, baÅŸta İngiltere ve Avusturya-Macaristan olmak üzere tepki gösterdiler. Avusturya-Macaristan Edirne AteÅŸkes AntlaÅŸması’nın maddeleri konusunda Rus Çarı II. Aleksandr’a protesto gönderirken, İngiliz donanması Çanakkale BoÄŸazı’nı geçip İstanbul’un önünde demirledi. Böylece, İngiltere ve Rusya, İstanbul Sorunu yüzünden Kırım Savaşı’ndan sonra bir kez daha karşı karşıya geldiler ve savaÅŸ eÅŸiÄŸinde bulundular.

Ayastefanos AntlaÅŸması, Edirne AteÅŸkes AntlaÅŸması’na dayanıyor ve temelinde Panslavizm ideolojisinin ve taraftarlarının emellerini yerine getiriyordu. AntlaÅŸmayla, Sırbistan, KaradaÄŸ ve Romanya, Osmanlı Devleti’nden ayrılıyorlardı. Osmanlı Devleti, Romanya’ya bir miktar savaÅŸ tazminatı ödeyecek, Rusya’nın Güney Besarabya ilhakını kabul edecek ve Romanya’ya Dobruca’nın bir bölümünü verecekti. Sırbistan savaÅŸta olan katkısı nedeniyle güneyde sınırlarını geniÅŸleterek, Drina Vadisi, NiÅŸ ve Yenipazar Sancağı’nın bir bölümünü alacaktı. Bosna ve Hersek özerk bölge olarak tanınacaktı. En önemli maddelerden biri de Bulgaristan’a iliÅŸkindi: Bulgaristan, kendi prensi, ordusu ve yönetimiyle Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde özerk devlet statüsüne sahip olacaktı. Bulgaristan, Makedonya’nın bir bölümünü, bütün Rumeli’yi ve Sırp ÅŸehirleri Vranye ve Pirot’u da alarak, topraklarını Tuna’dan Ege Denizi’ne kadar uzatacaktı. Böylece Kavala’yı içine alarak, kuzeyde Rodop DaÄŸları’ndan, doÄŸuda sınırı Lüleburgaz’ın yanından geçerek, İskeçe’yi içine alıp, Edirne’yi Osmanlı Devleti’ne bırakarak Karadeniz’de Midya Åžehri’ne kadar uzanıyordu.
Bulgaristan, Ayastefanos AntlaÅŸması’nın 6. maddesi uyarınca Güney Sırbistan, Arnavutluk ve Makedonya’nın büyük bir bölümünü kendi hudutları içine aldı. Bu “Devlet’in” yüzölçümü 16.3000 km2 nüfusu ise dört milyon oldu. DoÄŸu’da, Batum, Kars, Ardahan ve Beyazıt Rusya’ya geçecekti. Hotur ve civarı ise İran’a bırakılacaktı. Bundan baÅŸka, Sultan II. Abdülhamit Rusya’ya 30 milyon lira savaÅŸ tazminatı ödemeyi kabul ediyordu.
Rusya, dikte ettiÄŸi Ayastefanos AntlaÅŸması’yla Avrupa devletlerini, özellikle Avusturya-Macaristan’ı ve İngiltere’yi bir oldubittiye getirmek istedi. Fakat çok yanıldı. Bu antlaÅŸmanın doÄŸuracağı Avrupa tepkisini ve tehlikesini hesaplayamadı. Tepki sadece sözü edilen devletlerden gelmedi. Tepki Balkan devletçikleri Sırbistan, KaradaÄŸ ve Yunanistan’dan, hattâ Rusya’nın müttefiki sayılan Almanya’dan bile geldi. Bu devletler Ayastefanos AntlaÅŸması’nın sonuçlarını deÄŸerlendirmek için bir Avrupa konferansının toplanmasını istediler. Rusya bunu kabul etmediÄŸi takdirde, Avrupa devletleri ve Rusya arasında bir savaÅŸ kaçınılmaz olabilirdi. SavaÅŸtan yıpranmış halde çıkan Rusya bu durumun farkındaydı. Bu yüzden, Alman Çarı Bismark’ın konferansın Berlin’de yapılması yolundaki önerisini Rusya kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Berlin Kongresi hazırlıklarına baÅŸlandı.
Berlin Kongresi baÅŸlamadan önce Avrupa devletleri bir dizi diplomatik oyunlara giriÅŸtiler. Yalnız kalan Osmanlı Devleti’ne ve Türklük aleyhine bir dizi gizli antlaÅŸmalar imzaladılar. Osmanlı Devleti’ni ve Türklüğü imha etmeye çalıştılar.

Avusturya-Macaristan, DoÄŸu Avrupa’daki Rus gücünün azalması için Bulgaristan’ın küçültülmesini istiyordu. Rusya, Bosna ve Hersek’in Avusturya-Macaristan’a ilhakını kabul etmek zorunda kaldı. Bunun karşılığında Avusturya-Macaristan, İngiltere’nin ÅŸart koÅŸtuÄŸu talepleri eskisi kadar desteklememeye baÅŸladı. Bunun üzerine İngiltere doÄŸrudan doÄŸruya Rusya’ya dönerek yeni kurulan Bulgaristan’ın Balkan DaÄŸlarının kuzeyindeki bölgeyle sınırlandırılmasını kabul ettirdi. Bölgenin geri kalan bölümü Osmanlı Devleti’ne iade edilerek DoÄŸu Rumeli Vilâyeti adı altında özerk bölge olacaktı ve Osmanlı Devleti bu bölgede hemen ıslâhatlara baÅŸlayacaktı. Makedonya ise Osmanlı Devleti’ne bırakılıyordu. DoÄŸu Anadolu’nun bir bölümü de Osmanlı Devleti’ne iade edilecekti. Ancak Kars, Batum ve Güney Besarabya yine Rusya’da kalacaktı.

Ayastefanos AntlaÅŸması’m olduÄŸu gibi bırakmak tehditleri üzerine 4 Haziran 1878′de Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında Kıbrıs AntlaÅŸması imzalandı. AntlaÅŸma’ya göre, İngiltere Kıbrıs’ı iÅŸgal edecek ve PadiÅŸah adına idare edecekti. İngiltere de Ruslar saldırdığı takdirde DoÄŸu Anadolu’yu savunmak için gerekli yardımı yapmaya söz veriyordu. Kıbrıs AntlaÅŸması’yla, aslında, İngiltere’nin Berlin’deki son zaferi için temeller atıldı. Böylece, Berlin Kongresi baÅŸlamadan önce Ayastefanos AntlaÅŸması’nın deÄŸiÅŸtirilecek maddelerinin planı yapılmış oldu. Bu dönemde, Avrupa devletlerinin yaptıkları diplomatik oyunlarla ve imzaladıkları gizli antlaÅŸmalarla Berlin Kongresi’ne gitmeden önce en önemli sorunlar için aralarında anlaÅŸtılar.

Berlin Kongresi 13 Haziran-13 Temmuz 1878 tarihleri arasında toplandı. Kongre kararlarıyla Rusya’nın Ayastefanos’ta düşlediÄŸi Büyük Bulgaristan ve Ege Denizi üzerinden Akdeniz’e inme emelleri suya düşüyordu. Büyük Bulgaristan ise üçe bölünüyordu. Özerk Bulgaristan Tuna’dan Balkan DaÄŸları’na kadar uzanacak, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde kalacak, başında Hristiyan bir prens bulunacak, ayrı ordu ve yönetimi olacak ve PadiÅŸah’a yıllık vergi verecekti.

Büyük Bulgaristan’dan geri kalan topraklar ikiye bölünüyordu. Balkanlar’ın güneyinde kalan bölge DoÄŸu Rumeli Vilâyeti olarak Osmanlı devletinin yönetiminde kalıyordu. Burası siyasî ve askeri bakımdan doÄŸrudan doÄŸruya Osmanlı Devleti’nin kontrolünde kalıyordu. NiÅŸ ve Yunan sınırı arasındaki Makedonya Bölgesi, ıslâhatlar yapılmak ÅŸartıyla yeniden Osmanlı Devleti’ne iade ediliyordu. Berlin AntlaÅŸması’nın 23. maddesi uyarınca Osmanlı Devleti Girit, Epir, Tesalya, Makedonya ve geri kalan bölgelerde ıslâhatlar yapmak zorunda kalıyordu.
Osmanlı Devleti’nin idaresinde olmalarına raÄŸmen Bosna ve Hersek, Avusturya-Macaristan ordusu tarafından iÅŸgal edilecek ve iki, devlet arasında daha sonra baÅŸlayacak görüşmelerle hazırlanacak olan bir düzenlemeye kadar Avusturya-Macaristan memurları tarafından süresiz olarak idare edilecekti.

KaradaÄŸ ve Sırbistan bağımsız devletler oluyordu. Sırbistan, Güneyde NiÅŸ’e, doÄŸuda ise Pirot’a kadar geniÅŸleniyordu. Fakat hem Sırbistan, hem KaradaÄŸ bunun karşılığında Osmanlı Devleti’nin borçlarının bir bölümünü ödeyeceklerdi. Romanya 1856 Paris AntlaÅŸması’yla aldığı Besarabya topraklarını Rusya’ya iade edecek. Tuna adalarıyla Dobruca’yı alacak ve bağımsız bir devlet olacaktı. Osmanlı Devleti doÄŸuda Kars, Ardahan ve Batum’u Rusya’ya bırakacaktı. Batum serbest liman olacak, DoÄŸu Beyazıt ise Osmanlı Devleti’ne iade edilecekti. Karadeniz ve BoÄŸazlar konusunda 1856 ve 1871 antlaÅŸmalarının maddeleri yürürlükte kalacaktı.

Berlin Kongresi kararlarıyla Osmanlı Devleti toprağının beÅŸte ikisini ve nüfusunun beÅŸte birini terketmek zorunda kaldı. Berlin Kongresi’nden sonra, Balkan Yarımadası’nda 9.456 mil2′den, 4.555 mil2 kaldı. Ayrıca büyük gelir kaybına da uÄŸradı. Berlin Kongresi’nin kararlarıyla “medenî” Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’ne, Türklüğe ve İslâm’a büyük darbe indirdiler. Sözü edilen devletlerin karşısında yalnız kalan Osmanlı Devleti, Berlin Kongresi’nde Rusya, İngiltere ve Avusturya-Macaristan tarafından paylaşıldı. Bu paylaÅŸma aslında Berlin Kongresi’nden evvel Rusya-Avusturya ve Rusya-İngiltere gizli antlaÅŸmalarıyla yapıldı. Berlin Kongresi’nden sonra Bosna ve Hersek Sırp İsyanı’yla baÅŸlayan “Büyük DoÄŸu Buhranı”nın birinci safhası sona erdi ve DoÄŸu’da durum geçici bir süre için sakinleÅŸti. Osmanlı Devleti için Berlin Kongresi korkunç bir yenilgi oldu.

1875-1878 “Büyük DoÄŸu Bunalımı” yıllarında ve Berlin Kongresi’nin kararlarıyla, Osmanlı Devleti’nden alınan bölgelerde yaÅŸayan Hristiyanlar, o bölgelerde kalan Türk ve Müslüman halkını tamamen imha etmeye baÅŸladılar. Onlar yüzbinlerce masum Türk’ü ve Müslüman’ı öldürdüler, mallarını yaÄŸma ettiler, evlerini, köylerini, camilerini yakıp yıktılar. Korkunç bir Türk-Müslüman katliamı ve soykırımı yaptılar.
Yaptıkları insanlık dışı baskılarla yüzbinlerce Türk’ü ve Müslüman’ı yüzyıllarca yaÅŸadıkları vatanlarından kovdular. Kovulan Türkler ve Müslümanlar Osmanlı Devleti’ne göç ettiler. Yılmaz Öztuna ve Enver Ziya Karal’a göre sözü edilen dönemde Osmanlı Devleti’ne göç eden Türkler’in ve Müslümanlar’in sayısı bir milyondan fazlaymış. Rus tarihçisi D.E. Eremeev ise “Sadece 1875 ve 1876 yılında yaklaşık bir milyon Türk ve Müslüman Osmanlı Devleti’ne göç etmiÅŸti” demektedir. Osmanlı Devleti’ne en çok Türk-Müslüman göçmen Bulgaristan, Sırbistan, KaradaÄŸ, Bosna ve Hersek, Dobruca ve baÅŸka yerlerden geldi. Gelen göçmenler Anadolu, Suriye, Lübnan, Filistin, Kıbrıs, Trablusgarb, Makedonya, Epir, Tesalya, DoÄŸu Rumeli, Rodoplar ve Trakya’da yerleÅŸtirildi.

Makedonya’ya gelen göçmenlerin çoÄŸu NiÅŸ, Leskofça, KaradaÄŸ, Dobruca ve Rumeli’nin diÄŸer bölgelerinden gelenlerdi. Fransa’nın Sofya Konsolosu J. Chepher’in Fransa DışiÅŸleri Bakanı V. Vadington’a 3 Ocak 1879′da gönderdiÄŸi raporda “Makedonya’ya gelen göçmenlerin sayısı 50 ile 60 bin ailedir” derken, DoÄŸu Rumeli Avrupa Komisyonu Fransa temsilcisi Maximilian Napoleon Theodore de Ring, V. Vadington’a 4 Ekim 1879′da gönderdiÄŸi raporda ise “Sadece Selanik Vilâyeti’nde 60 bin Müslüman-Türk göçmen bulunuyor” demektedir.

Bilâl ÅžimÅŸir ise Makedonya Bölgesi’ne akın yapan Türk göçmenleriyle ilgili şöyle demektedir: “Makedonya, 1877-1878 göçmenlerinin yığıldığı bölgelerden biriydi. Rus iÅŸgali altına giren Tuna ve Edirne vilâyetleri Türk halkının bir kısmı ile Sırp iÅŸgaline düşen NiÅŸ ve Leskofça bölgesi Türkleri’nin çoÄŸu, Selanik ve Kosova vilâyetlerinde toplanmıştı. 1877/78 kışında iki vilâyette toplanan göçmenlerin sayısı 300 bin kadar tahmin ediliyordu. Selanik taraflarından bir kısım göçmenler 1878 yılı içinde Anadolu’ya ve Suriye’ye sevkedilmiÅŸlerdi. Buna karşılık KaradaÄŸ’ın ilhak ettiÄŸi topraklardan göç eden Türkler, göçmenlerin sayısını yine arttırmıştı… 1878/79 kışına girilirken Makedonya’da hâlâ 60 bin aile Türk göçmeni bulunmaktadır. Bu, 250 bin kiÅŸilik kitle demektir…”

1875-1878 “Büyük DoÄŸu Buhranının Berlin Kongresi kararlarıyla sona ermesinden sonra da kaybolan Osmanlı topraklarından Türk ve Müslüman göçleri devam etti. Bu dönemde, Osmanlı Devleti’ne gelen göçmenlerin çoÄŸu Bulgaristan, Rusya, Sırbistan, Bosna ve Hersek, Tesalya, Girit ve baÅŸka yerlerden baskılara dayanamıyarak kaçan veya kovulan Türkler ve Müslümanlardı. Ekim 1908′de Bosna ve Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilmesi, Bulgaristan’ın kendi bağımsızlığını ilân etmesi, Girit’in Osmanlı Devleti’nden ayrılması ve Yunanistan’a baÄŸlanması olayları, bu bölgelerden Türk-Müslüman halkının Osmanlı Devleti’ne göç etmesini hızlandırdı.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa kesiminde yaÅŸayan Türkler ve Müslümanlar esas vahÅŸete, Birinci Balkan Savaşı’nın baÅŸlamasından sonra uÄŸradılar. Bu SavaÅŸ sırasında Bulgarlar, Sırplar, KaradaÄŸlılar vb. Hristiyanları, Balkan Yarımadası’nda yaÅŸayan Türkleri tamamen imha etme hareketine giriÅŸtiler. Türkleri mezbahanelerde koyun boÄŸazlar gibi kestiler. Onlar Poroy’da 200, Serez’de 500, Ustrumca-RadoviÅŸ yolunda aynı günde 5 bin, Üsküp-Kumanova arasında 3 bin Türk’ü bıçaktan geçirdiler. Kılkış’ta ve civarındaki köylerde Bulgarlar Türk erkeklerini camilerde, Türk kadınlarını ve kızlarını ise köy meydanlarında yaktılar.

Balkan SavaÅŸları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Balkan Hristiyanları’nın vahÅŸetine uÄŸrayan Rumeli Türkleri İstanbul’a ve Anadolu’ya sığınmak zorunda kaldılar. İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee’nin Osmanlı kaynaklarına dayanarak verdiÄŸi bilgilere göre ise 1912-1920 yılları arasında Türkiye’ye toplam 413.922 Türk göç etmiÅŸtir. Osmanlı Devleti’nden alınan topraklarda kalan Türkler’e Balkan SavaÅŸları ve Birinci Dünya Savaşı sırasında soykırımı yapıldı. Aynı ÅŸeyler son yıllarda Bulgaristan’da yapıldı.

Türk olmayan Balkan ve Yakın DoÄŸu milletleri sözü edilen dönemde, Türk milletine, İspanya ve Portekiz’in Güney ve Orta Amerika; İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda vb. Avrupa devletlerinin bâzı Asya ve Afrika milletlerine yaptıklarını yaptılar. İspanya ve Portekiz Güney ve Orta Amerika milletlerine zorla kendi dillerini ve dinlerini kabul ettirdiler. Onları “LâtinleÅŸtirdiler”. Öteki Avrupa devletleri ise bazı Asya ve Afrika milletlerine aynısını yaptılar.

Osmanlılar ise Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaÅŸayan Türk olmayan milletleri kardeÅŸ saydılar. Onların millî nitelik ve deÄŸerlerine dokunmadılar. Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaÅŸayan Hristiyan ve Türk olmayan Müslüman milletler Osmanlı Devleti’nin ve Türk milletinin sayesinde millî varlıklarını ve bütünlüklerini korudular ve onlardan bazıları XIX. bazıları ise XX. yüzyılın başında kendi devletlerini kurdular. Ancak, eski Osmanlı milletleri bugün bu gerçeÄŸi kabul etmiyorlar. Halbuki, Osmanlı Devleti 550 yıl zarfında hepsini TürkleÅŸtirir, İslâmlaÅŸtırır, eritir ve tamamen yok edebilirdi. Hattâ taşı ve toprağı bile “TürkleÅŸtirir” ve “İslâmlaÅŸtırabilirdi”. Çünkü Avrupa’da Osmanlı Devleti’ne “dur” diyebilecek kuvvet yoktu. Sözünü ettiÄŸimiz dönemde Osmanlı Devleti dünyanın en adaletli devleti ve en büyük askeri gücüydü. Onun adaleti ve askerî gücü karşısında “medenî” Avrupa boyun eÄŸmek zorunda kaldı.

Öyle olmasına raÄŸmen, Osmanlı Devleti kimseye kötülük etmedi. İspanya’nın, Portekiz’in, ırkçı Balkan ve Avrupa devletlerinin ve milletlerinin yaptıklarını yapmadı. Yapmış olsaydı, bugün Balkan Yarımadası’nın ve Yakın DoÄŸu’nun bambaÅŸka coÄŸrafi hudutları olacaktı. Adriyatik Denizi’nden Hazar Denizi’ne ve Kırım’dan Hind Okyanusu’na kadar uzanan 300 milyon Türk’ten oluÅŸan bir Türk Devleti olacaktı. Bunun dışında bugün ne Balkan Yarımadası’nda bir Türk göçü ve sorunu, ne Yakın DoÄŸu’da bir Filistin (Arap)-Yahudi boÄŸuÅŸması ve Irak-İran savaşı, ne de baÅŸka sorunlar olacaktı.

Osmanlı Devleti gerekeni yapmış olsaydı, Türk asıllı olan daha sonra ise HristiyanlaÅŸan ve İslavlaÅŸan Bulgarlar bugün Bulgaristan’da iki milyondan fazla ırkdaşımıza soykırımı yapamayacaklardı. Onların adlarını, dillerini, dinlerini vb. nitelik ve deÄŸerlerini yoketmeye giriÅŸemeyeceklerdi. KurÅŸuna dizemeyecek, tanklarla ezemeyeceklerdi. Mallarını, mülklerini ve kültür eserlerini tahrip edemeyeceklerdi. XX. asrın en büyük “exodosu”nu yapamayacaklardı. Ancak Bulgarlar unutmamalıdırlar ki, Türk milleti tarih boyunca kimseye borçlu kalmadı. Herkese yaptığının hesabını sordu ve ödetti. Pek tabiî ki, onlardan da yaptıklarının hesabım soracaktır.

Türk Adı

Türk Milleti’nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. “Türk” sözü tarihin en eski çaÄŸlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliÄŸinin adı olarak mevcuttu.
Türkler’in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı “Türk” adının nereden geldiÄŸi hakkında araÅŸtırmalar yapmış, bu araÅŸtırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy’da “Tik” vveya “Tikler” adıyla geçmeye baÅŸlamıştır. DiÄŸer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy’dan öncede varolduÄŸudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeÄŸi kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluÅŸumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,

-Heredotos’un doğıu kavimleri arasında zikrettiÄŸi TARGİTAB’lar.

-İskit topraklarında doÄŸdukları söylenen TYRKAE’ler

-Tevratta adı geçen Togarma’lar.

-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA’lar veya THRAK’lar

-Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU’lar.

-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy’da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ’ler
Bizzat “Türk” adını taşıyab Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.

İslam kaynaklarında yer alan İran menÅŸeli “Zend – Avesta” rivayetleri ile İsrail menÅŸeli “Tevrat” rivatetleride Nuh Peygamber’in torunu olan Yafes’in oÄŸlu “Türk” ile İran rivayetlerideki Feridun’un oÄŸlu “Türac” vveya “Tur”un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiÅŸtir.
“Avesta”da yer alan “Ebül BeÅŸer”den (1) ,Cemil ve oÄŸu Ferdiun’dan bahsedilmektedir. “Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oÄŸlu arasında pay etmiÅŸtir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak’a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış,dahasonra Turak’a saldırmıştır.
Irak, Turak’ı yenememiÅŸ, savaÅŸ bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak’ın torunu “Afrasyap”(2) Irak torunun “Muncihir”i maÄŸlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaÅŸma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doÄŸusunda “TURAN”, batısına da “İRAN” denmiÅŸtir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oÄŸlu arasında pay etmiÅŸ.Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oÄŸullarından biri olan “TÜRK” e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak(Türk)’den İran-Turan savaÅŸlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk BaÅŸbuÄŸunndan ve Saka İmparatorluÄŸu KaÄŸa’nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan “Türk” kelimeleriden ,Türk adının nekadar eski olduÄŸu ortyaya çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy’da yer alna “Tik”ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya’da kurulan “Anav” medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuÅŸtu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy’da Tik’ler , MÖ. VII. yy’da Anavlar ,MÖ IV yy’da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide “Tu-Kiu” ÅŸeklinde görülmektedir.
MÖ. I yy’da Roma’lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala’nın Azak Denizi kuzeyinde yaÅŸayan halktan “Turcae” olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy’da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuÅŸtur. Orhun kitablerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” ÅŸeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teÅŸekkülün Kök-Türk imparatorluÄŸu olduÄŸu bilinmektedir. Kök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken,sonrada Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya baÅŸlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru’nun KÖK-TÜRK KaÄŸanı İşbara’ya yazdığı mektupta”Büyük Türk KaÄŸanı” diye hitap etmesi, İşbara KaÄŸan’ın ise Çin İmparatoruna vverdiÄŸi cevabi mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı tarafından kuruluÅŸundan bu yana 50 yıl geçti” hitapları Türk adını resmileÅŸtirmiÅŸtir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun” ÅŸeklide geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduÄŸu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluÄŸun veya kavmin isminden ziyade ,siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiÅŸtir.

Türk’ün Manası

Türk adına çeÅŸitli kaynak ve araÅŸtırmalarda türlü manalar verilmiÅŸtir. Çin kaynakları Tu-küe (Türk)’ü miÄŸfer olarak , İslam kaynakları ise ses benzetmesine dayanarak terkedilmiÅŸ,olgunlukçağı ve benzeri manalar vererek yeni anlamlar üretmiÅŸtir.
XIX. asırda A. Vambery’nin ilmi izaha yakın olan fikrine göre ise Türk kelimesi “TÜREMEK”ten gelmektedir. Zira Gökalp bunu “TÜRELİ” yani kanun ve nizam sahibi olarak açıklamıştır.
Ancak Türk sözünün cins isim olarak “GÜÇ-KUVVET” manasında olduÄŸu, buradaki Türk kelimesinin milletin adı olan “Türk” kelimesi ile aynı olduÄŸu A.V. Le Coq tarafından ileri sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan V. Thomsen tarafından kabul edilmiÅŸ,aynı iddia G. Nemeth’in tetkikleri ile de ispat edilmiÅŸtir.
Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak “ALTAYLI” (Ceyhu ötesi Turanlı) kavimlerini ifade etmek üzere 420 yıllarına ait bir Pers metninde,daha sonradan 515 hadiseleri dolayısıyla “Türk-Hun”(Kudretli-Hun) tabirleride geçtiÄŸi bilinmektedir.
İran kaynaklarında Türk sözü “Güzel İnsan” karşılığında kullanılırken, XI. yy’da KaÅŸkarlı Mahmut “Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiÄŸini ” belirterek,”Gençlik,kuvvet,kudret ve olgunluk çağı” demek olduÄŸunu bir kez daha belirtmiÅŸtir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin “Güçlü-Kuvvetli” anlamına geldiÄŸini kabul etmektedirler.

Kaynak: Prof. Dr. İBRAHİM KAFESOĞLU Türk Milli Kültürü

*Sitenin Tüm Hakları Saklıdır.
*Sitenin Kullanımından , Paylaşılan Herhangi Bir Belge,Döküman vs Doğabilcek Yanlış Bilgi ve Hasarlardan
Sitemiz ve Yazarlarımız Sorumlu Tutulamaz.
*İndirilen Dosya,Döküman ve Belgeleriniz Önce Virüs Taramasından Geçirmeniz Önemle Rica Olunur.
*Yorumlar Yazar ve Yönetici Tarafından Onaylanıp Daha Sonra Yayınlanmaktadır.

Rss Feed Tweeter button Facebook button